24 Nisan 2012 Salı

90. yıl anısına
Ünlü Ermeni aydınlarından Khajag'ın 90 yıl önce 24 Nisan'da sürgün edilirken söylediği son söz, yaşananların en çarpıcı özetiydi belki de: "Beni uzaklara götürüyorlar sevgili..."


***

Ermeni dünyası yitirdiği atalarını bir kez daha anıyor. 90. yıldönümü dolayısıyla dünyanın dikkati de Ermeni Sorunu'na çevrilmiş durumda.
Özellikle İstanbul'daki Ermeni aydınların, yazarların, sanatçıların, öğretmenlerin, avukatların, doktorların, din adamlarının ve mebusların teker teker evlerinden alındıkları, götürüldükleri ve birkaçı dışında bir daha geri dönmedikleri gündür 24 Nisan 1915.


***

Elbet resmi tarih yazımı başka şeyler anlatır. Halkın güvenlikli bölgelere göçü sırasında hastalıktan yitirilen kayıplardan bahseder. Savaş koşullarını, Ermeniler'in Ruslarla işbirliğini, ülkeye geri dönen Ermenileri sıralar ve ölenlerin rakamları üzerinden polemiğe girer.
Oysa 90 yıl sonra esas olan, bizzat bugünü de etkileyen bir tarihi soruna artık nasıl bakılması gerektiği üzerinde uzlaşılmasıdır.


***

Doğada her canlı kendi yaşam alanı ile kurduğu bağ üzerinden inşa eder sürekliliğini. Ermeni halkı da kültürünü ve varlığını 4000 yıldır yaşadığı Anadolu toprakları üzerinde kurmuştu. İşte 1915, esas olarak bu kadim kültürün kesintiye uğradığı, Ermeni halkının tarihsel vatanından süpürüldüğü ve bilinmez uzaklara savrulduğu tarih oldu ve bir halkın kendi yaşam alanı ile, kendi kökü ile ilişkisinin koparıldığı bir milat noktası olarak kayıtlara geçti.


***

Tam da bu nedenle yaşananları sadece uluslararası hukuk terimleri içersine sınırlamak kimi zaman yetersiz kalabilmekte. Türkiye bugün "soykırım" kavramının hukuksal algılanışından hareketle bu terim yerine sürgün, göç ya da tehciri tercih ederken yaşananların özü bundan ne kadar etkilenmektedir? İsmi değişince yaşanan acı daha mı az bir insanlık suçudur? İsterse insanlar altından uçaklarla en rahat koşullarda gönderilmiş olsun, bu ait olunan topraklardan koparılış o zaman daha mı az trajik hale gelecektir?

***

1915 sonrası dünyanın dört bir yanına savrulmuş Ermeni halkının "soykırım"daki inadı ve hırçınlığı da bu kök arayışı ile yakından ilgilidir. Tam da bu noktada Ermeni dünyası ile konuşma zemininin oluşması açısından Türkiye'de 90 yılın sonunda yaşananların nasıl adlandırıldığından öte, tarihte ne olduğu üzerinde alternatif kaynaklara ve söylemlere de alan tanıyan bir ifade ve bilgi özgürlüğü elzem gözüküyor. Bir diğer gerekli gelişme de sınırı halen kapalı bulunan iki komşu ülkenin, Türkiye ile Ermenistan'ın ilişkilerini normalleştirmeleri ve bugünü layıkıyla inşa ederek tarihi konuşabilir noktalara gelmeleridir.


***

Bugüne kadar doğruluğuna inandığım bu ana ilkeler doğrultusunda yazdım. Geçmişimi sırtlarken Türkiye toplumu ile birlikte demokratik bir ülkenin de mücadelesini verdim. Kavramların, propagandaların, tezlerin ötesinde 1915'in insana dair o büyük acısına olanca çıplaklığı içinde sahip çıktım. Çünkü benim nezdimizde tarihe bakmak hukuk ile ya da belgelerle sınırlı bir alan değil, esas olarak bir vicdan meselesidir.

***

Gelin bu noktada vicdanlara seslenmek üzere, sözü bir diğer aydın, mebus Krikor Zohrab'a bırakalım ve idealist avukatın 1915 tarihli son mektubuna göz atalım: "Sevgilim, bir tanem, artık bizim için son perde başlıyor. Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam, çocuklarıma son öğüdüm şu ki, daima birbirlerini sevsinler, sana tapsınlar, kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar..."

***

Bir 24 Nisan'da bu topraklarda hep birlikte tüm bu insanları hatırlamak, ruhları şad etmek, acıda ortaklaşarak sevinçler üretebilmek yalnızca Ermeni halkının duyduğu ızdırabı dindirmekle kalmayacak, Türkiye'nin de demokratikleşmesinin ta kendisi olacaktır.

HRANT DİNK


Not: Bu yazı 22 Nisan 2005 / 24 Nisan 2012 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder